Türkiye’nin Ekonomik, Sosyal Yapısı ve Dünya Pazarlarındaki Konjonktürel Konumuna Genel bir Bakış

Mobilya Dekorasyon Dergisi - Mobilya Dekorasyon - Dergi - Yayın - İletişim - Dergi

Türkiye’nin Ekonomik, Sosyal Yapısı ve Dünya Pazarlarındaki Konjonktürel Konumuna Genel bir Bakış

31-01-2011
Türkiye’nin Ekonomik, Sosyal Yapısı ve Dünya Pazarlarındaki Konjonktürel Konumuna Genel bir Bakış
Son zamanlarda siyasal platformlarda sıkça tartışılan ve esas olarak ideolojik muhatapları hedefleyen “eksen kayması” olgusu bu incelememizde ve yol haritamızda temel noktamız olacaktır. Türkiye’nin geldiği noktanın, Cumhuriyetin siyasal, toplumsal ve ekonomik özelliklerini derinlemesine incelemeden sadece sözlüklere yüklenmesinin bu kavramları içi boş soyut imgelere dönüştürdüğü belirtmemiz ve buradan hareketle kapsamlı bir analiz yapmamız gerekir.
DÜNYADAKİ YENİ EĞİLİMLER KLASİK BAKIŞ AÇIMIZI DEĞİŞTİRİYOR

Yeni dünya düzeni, Büyük Ortadoğu projeleri, AB kriterleri gibi konular, Kafkaslar, Nato ve Türkiye'nin gündemini hep meşgul eden konular arasındadır. Bu yazımızda, Türkiye'nin tüm bu siyasal, ekonomik kavramların neresinde yer aldığı, bölgedeki gücünün ne olduğu, içeriden ya da dışarıdan bakıldığında nasıl görüldüğü ve Türk firmalarının bu pazarlardaki konumu gibi başlıkları bir bütünün parçaları olarak değişik açılardan ele alıp inceleyeceğiz.

Son zamanlarda siyasal platformlarda sıkça tartışılan ve esas olarak ideolojik muhatapları hedefleyen "eksen kayması" olgusu bu incelememizde ve yol haritamızda temel noktamız olacaktır. Türkiye'nin geldiği noktanın, Cumhuriyetin siyasal, toplumsal ve ekonomik özelliklerini derinlemesine incelemeden sadece sözlüklere yüklenmesinin bu kavramları içi boş soyut imgelere dönüştürdüğü belirtmemiz ve buradan hareketle kapsamlı bir analiz yapmamız gerekir.

Öncelikle, Türkiye'nin son 20 yılda imalat - üretim - ihracat üçgeninde geldiği nokta ne yoksulluk ne de kuşatılmışlıkla izah edilemeyeceğini söylememiz gerekir. 80 yıldır basiretsiz yönetimlerin bu ülkeyi sürüklediği açmazlar, on yılda bir toplumun başına kurtarıcı olarak gelen darbe yönetimleri, totaliter rejimlerde sıkça görülen kapalı ekonomi modelleri, ülkeyi kör bir sarmalın batağına itmiştir. Kısa bir dönem süren planlı kalkınma dönemi dışında, Türkiye ne yazık ki o geleneksel, kendine yeten tarım ekonomisini dahi yok ederek hemen her konuda dışa bağımlı ithal ikameci siyasete hapsolmuştu. 19. yy'da liman kentlerinde canlılığı sağlayan levanten ve azınlıkların ticaretinden bile bir şey öğrenemeyen ve bu nedenle de Cumhuriyet sonrasında neredeyse yeniden tüccar yetiştirmeye çalışan bir Türkiye manzarası vardı karşımızda.

Oysa diğer alanların yanısıra ticarette de sivilleşmenin gerçekleşmesi gerekecekti. Örneğin, Sovyetler Birliği'"nde halkın devleti" yaftası altında Daçalar Krallığı yıkımının hemen ertesinde, zengin tüccar subaylar, parti komiserleri ve yöneticileri o bölgenin yeni zenginlerini oluşturmaya başlamışlardı. Savaştan çıkmış Türkiye Cumhuriyetinde cahil, yoksul, üretim nedir bilmeyen, fabrikaları olmayan bir halk vardı. Parası olanlar da kırsal kesimdeki feodal toprak ağaları ve aşiret reisleri, kentlerde ise ordu mensupları ve eski bürokrat kesimdi. Bu kesimler zamanla ticarete iyice ısınacak, kendi çaplarında burjuvalaşacaklardı.

19. yüzyılda finans kapital, bankalar, hisse senetleri ve borsalardaki haraketlenmelerden, batının üretim politikaları ve sanayi devriminin kıtaları aşan ticari hacminden haberi olmayan ilkel Türk burjuvazisi, iğneyle kuyu kazarcasına ticareti öğrenmeye çalışıyordu. Oysa limanlarında imparatorluğa borç verecek kadar zengin Venedikli, Rum, Ermeni, Yahudi tüccarların yaşadığı bu topraklarda 1924'lere gelindiğinde, dünya ile ticari ilişki yok denecek durumdaydı.18.yy'da Fransa'da büyük devrim yapılırken tüccar sınıfını ne Luis Bonapart ne de cumhuriyetçi Babeuf'ler yarattı. Sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan yeni sınıf burjuvazi, feodalizmle birlikte yürüyordu. Sosyal dönüşümlerin gerçekleşmesi, sonuçta tüm bu sınıfların işbirliğiyle gerçekleşti.

İzmir İktisat Kongresi ertesinde iş bankasının kurulması da aynı sürecin devamıydı. Adı Osmanlı olan bir banka vardı tümüyle İtalyanların sorumluluğundaydı ve yerli bir banka yoktu. Kapitalist sistem bankalarla, borsayla hisse senetleriyle vardır. Oysa halkta bu iktisadi işletmeleri hayata geçirecek ne sermaye birikimi, buna uygun ticari bilinç ve deneyim ne de gerekli eğitim altyapısı vardı. Dünya hızla gelişirken 80 yıl boyunca Türkiye'yi yöneten liderler, toplum mühendisleri ülkenin yol haritasını çizemediler. "Tüm dünya bize düşman, kafanızı dışarı çıkarmayın" mantığıyla dünyaya kapalı bir ekonomi - siyaset benimsediler. Toplum ilkel şeylere mahkum edildi. Tek yaşam kaynağımız olan tarım ve hayvancılıkta bile dünyadaki benzerlerinin onda biri kadar verim alınabiliyordu ancak.

Çok değil 1945'lerde hemen tüm kentleri harap olmuş Almanya ve toprakları atom bombasıyla radrasyona tabi tutularak hiçbir canlının yeşeremiyeceği yerle bir olmuş Japonya 15 yıl gibi çok kısa bir zamanda tekrar dünyanın güçlü ekonomileri haline geldiler. Tabana yayılan eğitimle yetişen eğitimli insan kitleleri, ülkeyi küllerinden yeniden yarattılar. Almanyanın II. Dünya savaşı sonrasında 1950'ler ertesinde ilk büyük ticari girişimi İngilizlerin desteğiyle gerçekleşen ihtisas fuarcılığıdır. Bu dönemlerde ne Siemans, ne Krupp ne de Tyseen, General Elektrik gibi firmalar vardı. Paralarına el konmuş savaş yokluğu nedeniyle savaş suçlusu olarak adlandırılıyorlardı. Ta ki 1955'ler sonrası aklanana kadar da bu böyle sürdü.

TÜRKİYEDEKİ DEĞİŞİMİN YÖNÜ
Ülkenin başarılı liderler yetiştirmeleri doğru memleket politikaları ile gerçekleşir. Oysa ekonomik- sosyal gelişmenin yaşanmış pek çok örneği varken, ekonominin en temel kriterleri çok önceden beri biliniyorken, kapalı ekonomik politikalarla Türkiye'yi dünyaya kapama çabalarının bizleri bu günlere kadar getirdi. 70 yıl sonra dünyada bizim dışımızda bir yaşamın var olduğunu ve bunun pek de kötü olmadığını öğrendik. Bize dayatılan düşmanlar fobisinden kurtulup komşularımızla ticaret yapmaya başladık. Çok az bir mutlu azınlığın dışında kimsenin yabancı dil bilmediği dönemlerden geçen bu ülkede, şimdilerde ortalama bir esnafın çocuğu bile artık yabancı dil biliyor. Ülkedeki derin sosyal uçurumlara, gelir dağılımdaki adaletsizliklere rağmen ülkede bir sanayi gelişiyor ve tarihin en yüksek ihracat rakamları gerçekleşiyor. Üstelik 25 yıldır yaşanmakta olan bir iç savaşa rağmen bunlar olabiliyor. Küçük bir el hareketiyle açılan bir gedikten fırlayan yüzlerce bireysel girişimci 80 yıllık dengeleri yerinden oynatıyor, eksenleri kaydırıyor. Tarih baba, statükoculuğun, eskiyi korumanın bu ülkeye bir faydası olmadığını yavaş yavaş gösterdi.

Türkiye dünyada uygarlığı yakalamış tüm ülkeler gibi, gerek ekonomide, gerekse siyasal yaşamında yapısal dönüşümleri gecikmeden hayata geçirmek zorundadır. Batıda demokratik dönüşümlerin temelleri 19.yy'da atılmış olup, bunlar insan hakları evrensel beyannamesiyle kendini ifade eden özgür yurttaş haklarıdır. Orada birey, insandır. Devlet halkı için, birey için vardır. Kutsal devlet kavramı, 15.yy'ın Engizisyon ve istibdat idarelerinde kalmıştır. 21.yy'ın çağdaş sistemi olan sosyal devlet ise sivil toplum kuruluşlarıyla güçlendirilmiş bir devlettir. Bu sistemde kapalı ekonomiye yer yoktur. Ağır vergiler, ancak ticareti kısıtlayıcı serbest rekabeti körelten devlet veya tröstlerin tekelci eğilimleri sonucu ortaya çıkar ve anti-demokratik ve haksız rekabet unsurları olarak görülürler. Bütün bunları üst üste koyarsak Türkiye son yıllarda yakalamış olduğu konjonktürel şansı ve yukarda anlatılan evrensel ilkeleri hayata geçirip hukuka dönüştürerek, hem kendi toplumu hem de bölgedeki duruşu adına etkili ve saygın bir ülke konumuna gelebilir.

Yazının büyük bölümüne haklim olan politik konjonktürel değerlendirmeler, 20 yıllık mesleki birikimin ve gittiği her ülkeden mesleki analizlerle dönen gözleyen bir kalemin bıraktığı izlerden, yorumlardan oluşmaktadır. Toplumun çoğunluğunu eğitim sağlık, sosyal adaletten mahrum edilip cahil bırakanların, sonradan da onlara demokrasiyi çok görenlerin, "Batı demokrasisi bize bir gömlek fazla" diyen zihniyetlerin bu ülkenin geleceğini karartmaya hakları yok! Son üç yılda gerçekleşen anayasal değişiklikler bile ülkenin yüzünü güldürüyor. Bir ülkeye vizesiz gitmek yüksek vergiler ödemeden ticaret yapmak bunu yaparken de arkadan devletin desteğini hissetmek bir yatırımcının isteyeceği en büyük lütuftur.

EKSENDE YAŞANAN OLUMLU KAYMALAR…
Tabii ki bunlar yetmez ama bunların hepside önemli birer tarihsel değişimdirler. DTM, KOSGEB, İGEME, TİB gibi kuruluşların girişimleri, uyguladıkları reel politikalar, sanayiciyi ve esnafı teşvik eden projeleri ülkeye önemli bir katma değer kazandırmıştır. Türkiye fuarcılık girişimleriyle, işadamları konseyi, bölgesel ve ülkesel ticari işbirlikleri projeleriyle ticaretin önünü açmış ve böylelikle yatırımcısına da güven vermiştir. Turgut Özal'la başlayan ticari heyetlerle birlikte gerçekleştirilen ülke ziyaretleri ve ticari işbirliği anlaşmaları, bugün daha da başarılı şekilde sürdürülmekte bu da mevcut siyasal iktidara artı puanlar yüklemektedir. Yıllardır İngiliz Alman, Fransız ve Japon hükümetlerinin yaptıklarını bizler yeni keşfediyoruz. 3. Boğaz köprüsü projesinin İngilizlere ya da Marmaray projesinin Japon şirketlerine verilmesi için ne büyük diplomatik girişimlerin, hangi tavizlerin yaşandığı hala hatırlardadır. İşte bu yazının ana temasının şekillendiren eksen konusu, tam da burada tekrar canlanıyor. Eksen, esas itibariyle ticaretin kendini hissettirdiği yer ya da bölgedir. Bugün Ortadoğu, yarın Balkanlar öbür gün Avrupa'dır. Eksen kaymasının tehlikeli olabileceği tek nokta demokrasiden kopuşdur. İnsan hakları, demokrasi, evrensel değerler, akılcılık herkesi eşit yurttaşlar olarak görmek gibi kavramlar bizim değişmez eksenimiz olmalıdır. Yıllardır ülkenin sırtında ağır bir yük olan dış ticaret açığı, petrole bağımlılık şimdi de doğal gazla takviye edilen bir negatif durum yaratmıştır. Son yıllarda imalat sanayi ve nispeten turizmle büyüyen gelirler bu açığı karşılamaktan uzaktır. 2010 yılının ilk üç çeyreğinde Ocak - Ekim arasında %5,5 büyüme ile OECD ve Avrupa ülkeleri arasında İsveç'ten sonra ikinci, 2010 sonunda ise birinci ülke konumuna geldik. 2009 da 616 milyar dolarlık GSMH, 2010 sonunda 762 milyar dolar oldu. Cari açık ise 465 milyar liraya çıktı.

Yabancı yatırımlar sürmeye devam ediyor. Önceki yıllarda finans sektöründeki yabancı yatırımlar 2010'da da sürerek ortalama 8 milyar dolar civarında bir sermaye yatırımı girişi gerçekleşti. Artık Türkiye yatırımcı için güvenli büyüyen bir pazar olarak değerlendiriliyor. Hindistan, Brezilya ve Türkiye sarmalında ülkemiz Avrupa'yla neredeyse iç içe ve dahada avantajlı bir konumdadır. Burada gerek finans, gerekse sanayiye yatırım yapan ülkeler oldukça karlı durumdadır. Otomotiv, makine yan sanayi ve bankacılık en başta gelen yatırım alanlarıdır. Her büyük sanayinin oluşturduğu tedarikçi yan sanayi, ara fasonculuktan ihracat yapan güçlü kuruluşlara dönüştü. Ortalama %25-30 ihracat ağırlıklı çalışan firmalar yeni fabrika yatırımı ve makine parkı yatırımlarıyla 2011'de bu hedefi %40 - 50'lere çıkartmayı hedefliyor.

2008 yılında 132 milyar dolarlık toplam ihracatımız, küresel kriz döneminde 2009 yılı itibariyle 102,2 milyar dolara düştü. Bu düşüşün %20'si Avrupa'ya yapılan ihracattaki düşüştü. Avrupa ile gerçekleşen ticaret hacmimizde küresel krizinde etkisiyle 21 milyar dolar bir azalma yaşandı. 2010 yılında ise bu rakam 112 milyar dolara çıktı. TİM raporlarına göre 2010'da ihracatımızda %55'lik bir artış gerçekleşirken bu rakamlar Hindistan'da %22, Brezilya ise %60'a çıkmıştır.

HEDEF PAZARLAR VE YAPILMASI GEREKENLER
Ortadoğu ve Afrika ülkeleri stratejik pazarlar durumundadır. Türkiye'nin küresel krizden fazla etkilenmemesinde bu pazarlar birinci derecede etkili olmuştur. İran ile 2010 yılında ihracat artışımız %46, Ürdün'le %25, Kuveyt'le %17 Bahreyn'le %55, Irak'la %50'nin üzerinde.. Suriye ile ihracatımız büyüyor. Önümüzdeki süreçte Ortadoğu 2011 - 2012'de de artarak lehimize gelişecek. Afrika pazarı ise başlı başına bakir bir alan Libya, Mısır, Nijerya, Cezayir, Sudan ve daha pek çok ülkede DTM'nin ticari girişimleri buralarda oluşturulacak ticaret müşavirlikleriyle dış ticaretin önemli ayaklarını oluşturuyor. Bu ülkelerde gerçekleştirilen ikili ticaret anlaşmaları, ticari heyetlerle gerçekleştirilen karşılıklı seyahatler geç de olsa doğru yapılan işler. Türk sanayici ve girişimcisine cesaret veriyor. Bütün bunlara rağmen dış ticarette 2009 yılında 30 milyar dolarlık açık 2010 da 55 milyar dolara çıktı yıla vurduğumuzda 2010 Aralık verileriyle 10 milyar dolarlık ihracatımıza karşılık 165 milyar $ ithalatımızla hala açık veriyoruz. (Aralık 2010 TUİK raporu)

KÜRESEL PAZARLARIN YENİ HAKİMİ: ÇİN..
Küresel dünyada süren yoğun rekabette Çin, dünya ihracatında 2009 yılında ABD'den sonra 2. Sırada, 2011'de ise ilk sırada olması bekleniyor. Avrupa ülkelerinin 1900'lü yıllardan sonra yoğunlaşan sermaye ihracı, kimi ülkelerde klasik kolonyalizm, kimi yeni pazarlarda ise sanayi vb. İhracatıyla önemli bir sermaye birikimi oluşturdu. Ulusal uyanışlar çoğaldıkça ve sömürgeler azaldıkça, ekonomik ve ticari kuşatma, üretken olmayan bu ülkeleri kendisine bağımlı hale getirdi.

20. Yüzyıl boyunca süren bu ilişki, özellikle 1970'ler sonrası Çin'in yeni dünya ekonomi politikasıyla (ikameden ihraç ekonomisine dönüşüm), dengeler Asya lehine bozulmaya başladı. Uzakdoğu'nun Batı'yı cezbeden olagğanüstü teşvik daveti, üretim ve sanayi yatırımlarını buralara çekti. Haliyle beraberinde know-How'ı da getirmeye başladı. Bu, bulunmaz bir tarihi fırsattı ve Çin bu olguyu çok iyi bir biçimde değerlendirdi. Sosyalizmin klasik kapalı iç ekonomisinin revizyonizme dönüşü, yeni kapitalist Çin eleştirilerine karşı iki farklı sistemin ustaca harmanlamasıyla 20 yılda ihracatın korkulan ülkesi haline geldi. Tüm dünya artık Çin'in pazar alanıydı ve hiçbir sanayi ülkesi burasıyla rekabet edemiyordu. Çin'deki sosyo-kapitalist devlet, dünyadaki en değerli hammaddeleri ülke düzeyinde kapatıyor ve yıllık toplu alımlar yapıyor, bir süre sonra da söz konusu ürünlerde borsa tavan yapıyordu. Dünyadra ciddi bir hammadde tedariki sorununun yaşanmasını da beraberinde getiren bu büyük alımlar, rekabeti neredeyse imkansız hale getiriyordu. Tek tek işletmelerin alımları karşısında düşük maliyetlere hükmedebilen koca bir Çin halk Cumhuriyeti vardı. Yatırım teşvikleri tüm hızıyla devam ederken, Avrupa ve Amerika'nın otomotiv, mobilya, tekstil ve sanayi devleri yatırımlarını Çin'e taşımaya başladılar. Nasılsa burada tüm dünyaya imalat yapılıyordu ve önemli olan da maliyetler değil miydi Bugün Avrupa ve Amerika'nın uyguladığı yüksek gümrük vergileri ve kotalara rağmen, Çin ikinci, üçüncü ülkeler üzerinden buralara ulaşarak, etkin bir güç olmaya devam ediyor.

AFRİKA PAZARININ KEŞFİ
Yukarıda önemine işaret ettiğim Afrika ve Avrasya pazarı Çin ve Uzakdoğulular tarafından (Kore, Tayland, Vietnam, Singapur, Hindistan) çoktan keşfedilmiş durumdadır. Çin hükümeti 2010 yılında Afrika kıtasında 100 milyar dolarlık (yani Türkiye'nin toplam yıllık ihracatı kadar) bir ticaret gerçekleştirdi. Petrol, gaz, demir ve diğer hammadde kaynakları, Çin ekonomisi için oldukça değerlidir. Bunlar sayesinde 2010 yılında Çin'in ticaret hacmi %43.5 oranında bir artış göstermiştir.

Başta Kuzey Afrika ülkeleri olmak üzere, tarihten gelen kültürel ve sosyolojik bağlarına rağmen Kuzey Afrika ve bir bütün olarak Afrika kıtasının tamamı ilişkilerde görmezden gelinen, ihmal edilen bir kıta olmuştur. Bu konuda ciddi bir devlet politikası, dış ekonomi siyaseti oluşturulamamıştır. Bu kıta, Türk toplumu için televizyonlardaki doğa belgeselleri, safariler ve macera filmlerindeki görüntülerden ibaret olmuştur. Oysa, gerek hammadde kaynakları, gerekse de potansiyel ticaret hacmi açısından bu pazarın gelecekte Türk iş dünyası için oldukça önemli bir rol oynaması beklenmektedir. 2005 yılından sonra bu pazara ilişkin ne yazık ki ciddi çalışmalar yapılmamış ve bu bilimsel çalışmaları gerçekleştirebilecek projeler de yeteri kadar desteklenmediğinden, pazar hakkında çok fazla veri oluşturulamamaktadır. Bunun bir istisnası, Afrika Enstitüsü"dür. 16 - 17 Aralık 2010 tarihinde gerçekleştirilen Uluslararası Türk - Afrika kongresi, bu bölgede küresel bir işbirliğinin oluşturulması ve geliştirilmesi açısından, yeni Türk dış siyasetinin önemli bir başarısı olarak görülmelidir.

Avrupalı sanayicilerin Afrika kıtasında yüzlerce yıldır sürdürdükleri talan ve köleci ilişkiler kıtayı çok harap etmiş, ardında etkileri bugün hala şiddetli bir biçimde hissedilmekte olan açlık, yoksulluk, kabile çatışmaları, çocuk ölümleri bırakmıştır. Mali eski devlet başkanı Konare " Afrika demokratik sürecini güçlendirmeyi başaramazsa, yerel yönetimlerini güçlendiremezse başarısızlığa mahkum olacaktır. Batılılar bizi açık bir pazar ve hammadde deposu olarak görüyorlar" diyor. Söz konusu geniş hammadde kaynakları tüketilirken, ne yazık ki elde edilen gelirler de korkunç yolsuzluklar sonucunda heba ediliyor. Buralarda ticaret, bir düzen kurmanın çok önünde ve oldukça kuralsız bir biçimde gidiyor. Kimi zaman çokuluslu şirketler darbeler düzenliyor, muhalifleri örgütleyip onları destekleyerek geleceği kendi ipotekleri altına almaya çalışıyorlar. Ama öte yandan da 1.5 milyara yaklaşan genç Afrika nüfusu, burada önemli bir potansiyel olarak geleceğin Afrika'sını oluşturmakta. Onlar bugün "Evet, itcaret yapalım ama bize 19. Yüzyıl Batı dünyasının gözüyle değil, farklı bir gözle bakın" diyorlar.

Biz, şimdilik Afrika'ya gerçekleştirmekte olduğumuz 8..4 milyar dolarlık ihracatımızla her yıl bu oranı yükseltiyoruz. 2009 ile 2010 yılları arasında bile %54'lük bir ihracat artışına ulaşmış durumdayız. Afrki strateji uzmanları, gelecek 10 yıl içerisinde Afrika pazarının hızla büyüyeceğini söylüyorlar. Toplam 53 ülkeden oluşan bu kıtada sanayi neredeyse yok denecek düzeyde. Bu nedenle de hemen tüm ürünler ithal edilmekte. Kıtanın yıllık toplam sanayi ürün ithalatı 250 milyar dolar'ın üzerinde. Bu önemli pazarda tekstil ürünleri, gıda, tarım aletleri, inşaat, altyapı hizmetleri, modüler mobilya, otomotiv yan sanayi başta gelen ihraç ürünleri arasında bulunuyor.

Kapalı bir ekonomiyle idare edilen Afrika ülkeleri, haliyle finansal krizden de pek etkilenmiyorlar ki bu da yatırımcılar için önemli bir avantaj oluşturmaktadır. Son yıllarda Türk müteahhitleri için flaş ülke haline gelen Libya, bunun en güzel örneğidir. Okul, hastane, otel, rezidans ve altyapı çalışmaları çerçevesinde yılda 8 milyan dolarlık projelere imza atılıyor. Ancak bu tür kapalı ekonomilerde gerçekleşecek ihracat ve yatırım çalışmalarında, mutlaka kurumsal ilişkiler kurulmalı, diplomatik bağlantılar, referansla önemle değerlendirilmelidir. Serbest ticaret anlaşmalarına dikkat edilmeli, pazarın ihtiyaç duyacağı ürün ve hizmetler doğru analiz edilmelidir. Bu noktalarda gerek potansiyeli, gerekse de geçmişten gelen ilişkileriyle Mısır, Libya, Cezayir gibi ülkeler hedef pazar olma açısından oldukça önemli bir potansiyel barındırmaktadır.

Görüldüğü gibi iktisadi pastada bir yandan yeni pazarlar konuşlanırken bir yandan da bu pastadan pay almak isteyenlerin sayısı da her geçen gün artmaktadır. Avrasya ve Uzakdoğu'nun yükselen güçleri pazarda her zamankinden daha agressif. Batı ise kan kaybetmeye devam ediyor, statükoyu korumaya çalışıyor. Tam bu rekabet, 4.5 - 5 trilyon dolarlık Latin Amerika, Karayipler ve 53 ülkeden oluşan Afrika kıtasında yoğunlaşacak. Türkiye bölgede köklü geçmişi, devlet geleneği ile bu coğrafyada önemli bir rol alıcı konumundadır. Komşularını bir ahtapotun kolları gibi kucaklayabilme, onlara ulaşabilme şansına sahiptir. Bu haliyle bölgesel rekabetle, imalatçı ülke kimliğiyle büyük olanaklara sahiptir. Bu nedenle, yakın dönemde hareketli ve çok boyutlu dış politikalara daha çok ihtiyaç duyulacaktır. Yatırımların ihtiyaç duyacağı sermaye birikimi halen yeterli değildir. Küçük ve orta ölçekli kuruluşlardan büyük sanayi işletmelerine dönüşüm için daha hızlı güvenilir projeler üretilmelidir.

BİR BAŞKA KAPI: KAFKASLAR...
Yukarıda yeni etkin pazarlardan Afrika kıtasını kısaca inceledik, Burası gelecek 10 yıl içinde önemli gelişmelere gebe. Çevremizde yıllarca kapalı ekonomilerle yönetilen pek çok ülkede ise ciddi siyasal çözülmelerle birlikte dünya ile entegre olma arzularının da arttığı görülmektedir. Ancak modern dünya ile uzak oldukları ve Avrupa'nın istediği ticari - ekonomik kriterlere sahip olamadıklarından ilişkiler o denli kolay gelişmiyor. Bu nedenle Türkiye bu ülkelerin dünyaya acılan kapısı gibidir. Size açık 5 kapı varken siz bunları kullanamıyorsanız, suç birazda sizde olmuyor mu Üstelik öyle sıradan yerlerden de değil, Türk dizileri başladığında çarşı pazarın kapandığı bir bölgeden bahsediyoruz.

Bu pazarların sıcak hareketliliğini sadece biz keşfetmiş değiliz. Türkiye gibi imalat sanayinin geliştiği Çin, Hindistan, Tayvan gibi ülkelerin buralardaki pazar payları her yıl artıyor. Irak. İran, Suriye, Gürcistan pazarlarında Çin malları Türkiye' den sonra ikinci sırada geliyor..

Örneğin Mobilya ve Mobilya yan sanayinde Gürcistan'da 2005 yılında Türkiye'nin ihracatı 11,274 milyon $ iken, Çin 795 bin $ , İtalya 1.291 milyon $ civarındaydı. 2009 yılında ise Türkiye ihracatını 23,317 milyon dolara Çin 18,150 milyon dolara çıkarmış, orantısal değerlere bakıldığında Çini'n beş yılda ihracatını 15 kat arttırdığını görüyoruz. Çin'in bu ve benzeri ülkelerdeki patlaması tesadüf değildir. Keza İtalya yine bu 5 yılda ihracatını aynı ülkeye 1,291 milyondan 11,691 milyon dolara çıkarmıştır. Türkiye % 100, Çin % 1500 İtalya % 805 oranında bir artış göstermiştir. (Kaynak : Gürcistan Ekonomik Kalkınma Bakanlığıİstatistik Dairesi raporu )

GÜRCİSTAN'DA TÜRK ÜRÜNLERİNE EĞİLİM ARTIYOR
Gürcistan, imalat sanayi açısından ülke ihtiyaçlarının çok altında bir sanayiye sahiptir. Bu nedenle pek çok sektörde olduğu gibi mobilya imalatı ve mobilya aksesuar aksamları alanında da ithalatçı konumdadır. 2008 yılında Rusya ile yaşanan sıcak çatışmalar, Osetya'nın kaybı yıllardır iç içe yaşadıkları Rus kültür ve ekonomisinin etkisinde bulunan Gürcistan'da geleneksel değerler de değişmiş ve Ruslara karşı geliştirilen bu olumsuz tavır, ürün satın alma tercihlerini de değiştirmiştir. Ortak kültürel tarihsel ilişkiler nedeniyle Türk menşeili ürünlere eğilim artmaktadır. Türkiye'nin bölgesel yakınlığı ve nakliye giderlerinin düşüklüğüne rağmen son yıllarda Çin ve İtalyan firmaları buradaki paylarını arttırmaktadırlar. Türkiye'nin bu pazarlarda etkili olması için özellikle markalaşmış ürünleriyle başarılı reklam ve tanıtım faaliyetleri gerçekleştirmesi zorunludur.

Son yıllarda bu ülkede gerçekleşen sanayi ve sektörel ihtisas fuarları Türk ürünlerinin pazar paylarını daha da arttırmıştır. Bu ülkeye vizenin olmaması önemli bir avantajdır. Haftada 3 gün İstanbul'dan başkent Tiflis'e otobüs seferleri düzenlenmekte. Gürcistan'la iş yapan şirketler, iş adamlarımız, Devlet bakanlığı bünyesinde kurulan yabancı yatırımcıları koruma komisyonu tarafından korunmaktadır.

ERMENİSTAN İLE DOLAYLI TİCARET İnşaat, gıda, tekstil otomotiv yan sanayi gibi alanlarda da etkin bir rolü bulunan Türkiye'nin pazardaki etkinliği buradan Ermenistan'a kadar uzanıyor. Bilindiği gibi Türkiye, Ermenistan'la diplomatik ilişkilerinin olmaması nedeniyle resmi düzeyde ticari ilişkilerde bulunmamaktadır. Ancak Gürcistan - Ermenistan ilişkileri köklü ve çok canlıdır. Ermenistan endüstriyel ihtiyaçlarını ikinci, üçüncü ülkeler üzerinden sağlamaktadır. Bu nedenle Gürcistan pazarı kendisiyle birlikte Ermenistan ve Azerbaycan gibi komşularını da kapsamaktadır.

Türkiye, Dünya Ticaret örgütü ( DTO ) üyesidir. Aynı zamanda Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ ) İslam Kalkınma Teşkilatı ( İKT ) Ekonomik iİşbirliği Teşkilatı ( ECO ) D-8 istikrar paktı gibi bölgesel oluşumlardın da aktif bir üyesidir. Özellikle Afrika Kıtası ve Ortadoğu bu teşkilatlarla önemli girişimler gerçekleştirmiştir.

AZERBAYCAN GERÇEĞİ
Azerbaycan 1992'de Ticaret ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması, Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşması ,1994'de Çifte Vergilendirmenin Önlenmesi Anlaşması gibi ticari işbirliği anlaşmaları yapmıştır. Petrol doğalgaz gibi önemli kaynaklara sahip olan Azerbaycan Türkiye ilişkilerinde %12 ithalata sahipken, ihracatın %85'ini petrol ve doğalgaz oluşturmaktadır. 2008 verilerine göre Türkiye'nin Azerbaycan'a 1.666,1 milyon $'lık bir ihracatı bulunmakta. Bu da Türkiye'nin toplam ihracatındA %1,26 gibi çok az bir yer kaplamaktadır. Yıllar içinde istikrarsız bir eğri içinde hafif dalgalanmalarla süren ticari ilişkiler 1997'de 319 milyon $ iken, 2000 yılında 230 milyon dolara 2005'te 528 milyon dolara ve nihayet 2008'de 1,666 milyon $'a kadar çıkmıştır. Tarihsel ve siyasal ilişkiler içinde düşünüldüğünde bu rakamların çok düşük olduğu gözlenecektir. Keza, Azerbaycan'ın İtalya'dan yaptığı ihracat toplam ihracatını %44'ünü oluşturmaktadır.

TÜRK CUMHURİYETLERİ ve BALTIK ÜLKELERİ
DTM'nin ihracat kalemleri için de yer alan ve Türkiye'nin ithal edilen 31 ürün grubu içinde mobilya ve menşei ürünler 2007 - 2008 yılı arasında %92,91 bir büyüme gerçekleştirmiştir. Türkmenistan 1995 sonrası gerçekleşen karma ekonomik işbirliği anlaşmalarından bu yana ihracatta ciddi bir büyüme yaşamaktadır. 5 milyon nüfusa sahip ülkede sanayi fazla gelişmemiş olup, doğalgaz, petrol, pamuk, hububat üretimi yapılmaktadır. Toplam ithalatında Türkiye'nin payı %8'dir. 2008 yılı verileriyle 663 milyon dolarlık bir ihracatımız var. Türkiye'nin genel ihracatı içindeki payı ise % 0,50'dir. Mobilya ürünlerinde 2008'de 43.943,440 milyon $'dan 2008 yılında 26.639,204 milyon dolara düşmüş .

Kültürel açıdan daha yakın olduğumuz ancak uzun yıllardır farklı sistemlerle yönetilmenin yarattığı mesafe ve Prestroyka sonrası bu bölgede kurulan hatalı iş ilişkileri itibar zedelenmesi ve güvensizlik yaratırken, Ortadoğu'da baştan doğru kurulan ilişkiler, Türkiye'yi en çok ithalat yapılan ülke haline getirmiştir. 2005'te hızlı başlayan Baltık Ülkeleri ve Türk Cumhuriyetleri bugün de önemli pazarlardır. 350 milyona yakın Rusya, kuzeyde geniş coğrafyasıyla boş bir pazar sayılacak Kazakistan, 2000 sonrası yoğun ticari ilişkiler içinde olduğunuz Ukrayna, etkili bölgelerdir. Ukrayna ile tekstille ve inşaat sektörüyle kurulan iş ilişkileri 2008 de ihracatımızı 2.184 milyon dolara çıkarmışken ülkenin yaşadığı büyük develüasyon nedeniyle, Türkiye firmaları da bundan önemli ölçüde etkilenmişlerdir.

AHŞAP ve MOBİLYA SEKTÖRÜNDE DE REKABET GİDEREK KESKİNLEŞİYOR Bölgemizde ticari aktörler hızlı değişim içindedir. Başta Rusya olmak üzere, Ukrayna, İran, Romanya, Bulgaristan, Sırbistan gibi imalat sanayi altyapısına sahip ülkeler yetişmiş insan unsurunun da varlığı sonucu, bu değişi sürecinde uluslararası sermaye ilişkilerini öğrenerek kendi sanayileriyle pazarın yeni aktörleri olarak yerlerini alacaklardır. İran, Ukrayna, Rusya gibi önemli bir nüfus topluluğuna sahip ülkelerin gerek iç tüketim ihtiyacı gerekse de uluslararası pazar hedefleri düşünüldüğünde , mobilya ve mobilya yan sanayi, yüzey malzemeleri ve panel sanayisinde önemli pazar ortakları piyasaya gireceklerdir. 2013 yılı sonunda 4,5 milyon metreküp kapasiteli panel üretim hatlarına sahip bir Rusya, Romanya, Bulgaristan ve Ukrayna devreye girecek yeni tesislerle önümüzdeki 5 yıllık dönemde tüm bu Avrasya bölgesinde rekabet daha da keskin olacaktır. Batıda mobilya talebi düşerken bu bölgelerde tersine bu kültür yeni başlamakta ve tüketim her geçen gün daha da artmaktadır. Bu nedenle Türkiye, tüm bunları hesaplayarak önümüzdeki 5 yıllık süreç'e dair bölge politikalarını çok iyi konumlandırmak durumundadır. Unutulmamalıdır ki %95'in üzerinde ihracata yönelik imalat yapan Çin bu pazarlarda her türlü rekabette etkin bir güç olacaktır.
yazar

E-bülten için e-posta bırak